24 Ocak 2012 Salı

Baltık Ülkeleri Part 4 : Finlandiya

Baltık gezimin son durağı Finlandiya oldu.. Aslında burası bir Baltık Ülkesi değil.. Fakat daha yakın olsalar da İskandinav ülkesi olarak da görülmüyot..



Bu postta fazla fotoğraf gösteremeyeceğim için üzgünüm.. Zira hem bir gece öncesinden zaten fena şifayı kapmış, midemi üşütmüşken, bir de üzerine zorlu deniz yolculuğu eklenince yeşil suratla pek gülümseyemedim objektiflere :p Hem de ülkeyi beğendiğim söylenemez açıkçası :/

Önce yine genel bilgi :

1917'de bağımsızlığını ilan eden ülkenin nüfusu yaklaşık 5,2 milyon.. Finlandiya'da Fince ve İsveççe konuşulmakta.. Para birimi euro ve oldukça da pahalı bir ülke.. Sağlık sistemleri berbat! Sakın ama sakın hasta olmaya kalkmayın, ne doktora görünebilirsiniz ne de doktorsuz ilaç alabilirsiniz :(

Genel anlamda deniz seviyesine yakın bir ülke, en yüksek noktası 1328 m.. Ülkede 200.000 civarı göl ve 98.000'in üzerinde ada bulunmakta!!



Adalar arasında ulaşım kişiye özel tekneler veya feribotlarla sağlanıyor..

Gelelim benim Estonya'dan Finlandiya'ya geçiş macerama :)

Estonya'da şifayı kapınca bütün gece sabaha kadar çıkarmak suretiyle uykusuz kaldım.. Vücudum susuz ve halsiz kaldı, tansiyonum yerlerde.. Neyse diyorum, feribotta uyurum nasılsa sallana sallana.. Kendime gelirim karşıya, Finlandiya'ya geçene kadar.. Bindik.. 2 saat sürecek olan yolculugun ilk yarım saati normaldi.. Fakat sonra öyle bir fırtına çıktı ki dalgalar en üste kadar ulaştı resmen :S



Tüm yolcular panik içinde tabii, her dilden "Titanic olcaaazz" nidaları duyuluyo falan :) Tabi benim tüm dinlenerek kendime gelme hayallerim suya düştü.. Zaten min seviyeye zorla düşürdüğümüz mide bulantım tekrar max'a ulaştı ve ben sarsıntıdan yalpalaya yalpalaya lavaboya zor yetiştim :( Bir kuyruk bir kuyruk aman tanrımmm! Artık hatunlar boş kabin bulmayı bıraktı 3er 5er giriyorlar falan.. Ne kadar kaldım hatırlamıyorum ama bir süre sonra sarsıntılara alışınca sanırım daha iyi hissettim ve tekrar oturduğum yere döndüm.. Döndüm ama bu kez oturmaya halim kalmamıştı, direk yattım.. Cama vuran dalgaları izlerken de uyuyakalmışım :)



Abi güruhu bu fotoğrafımla sürekli dalga geçtiler : yeşil dev Hulk'ın yavrusu yeşil surat cicibebe falan diyerek :) Yeşil olmasa da sapsarıydı resmen.. Hatta beyaz.. Evet evet..

Neyse efenim, bu kısa yolculukta çektiğim çile nedeniyle Cruise gezi hevesim de bir anda uçuverdi ve şimdi beni hiçbi güç açık denizlere gönderemez buna eminim :p

İndiğimiz zaman ilk işim, klasik, yeri öpmek oldu tabiiki :)) Abartı diye düşünürdüm hep bu hareketi ama değilmiş azizim! Yusuf yusuf diye bişi varmış hakikaten!



O mideyle, o halde, o tansiyonla, Helsinki'ye varır varmaz, otele yerleşmeden başladık çevreyi gezmeye! Neymiş efendim, gençler bu katedralde evlenebilmek için yıllarca sıra bekliyormuş! Neymiş efendim içerde bi düğün varmış, ben de şirin şirin bakarak yaklaşınca canayakın bulmuş -ki Finliler genel anlamda soğuk ve içe kapanık insanlardır- ve bana da gelin şekerinden vermişler! Yerim katedralinizi diyerek oturdum merdivene şekerimi yemeye başladım :)) Ve tabiiki objektiflere poz vermeyi de ihmal etmedim :p

Bu bitti, haydiiii ordan büyük katedrale..



Neymiş efendim, birinin bi tanıdığı bu katedralde evlenebilmek için tam 3 sene beklemiş! Hayır o süre zarfında ayrılırsa çiftler ne olacak onu sormadım bakın! Yeni ilişkisi için hazırda alınmış bir düğün günü oluyor baksanıza, gelin adayı için biçilmiş kaftan bir eş! :p Neymiş efendim kapalıymış!! Akşamüstü gelecekmişiz!..

Bu meydanda bir şişe su bulabilmek için dört döndüğüm büfemsi şeylerden sonra, hadi bi de şuna sorayım diyerek gittiğim mobil dondurmacının Türk çıkmasına ne dersiniz? Tişörtümde yazan İstanbul yazısını görünce direk Türkçe konuştu ve biraz muhabbetten sonra 2€ olan suları 1€ dan verdi :D

Otele yerleştikten sonra ki ben tahmin ettiğiniz üzre yerleşmeden direk yatağa attım kendimi ve arkadaşlara siz nereye giderseniz gidin ben yatıyorum diyerek inzivaya çekildim.. Ama işte şeytan.. Dürtüyo.. Gelmişsin buralara kadar, kalk, miden bulandığı yerde çıkar, sonra gezmeye devam et.. Dedim ve kalktım, doktor amcam, doktor teyzem, kızları gözde ve vekil amcam&eşi ile birlikte tarihi Suomenlinna Adası'na gittim..



Fotoğrafta yüzüm gizlenmiş olsa da pasaklılık ve bitkinlik aktığı görülebiliyor bence :p

Suomenlinna Fince adı, Sveaborg İsveççe adı.. 8 adadan oluşan Suomenlinna Fin tarihi boyunca savunma amaçlı askeri kale olarak kullanılmış.. 1991 yılında Unesco dünya mirası listesine kaydedilen ada gerçekten görülmeye değer güzellikte.. Yemyeşil, masalsı, huzurlu.. Zaten bana su olsun, çimen olsun, yayılıp suyu izleyerek stres atayım.. Yarım saatte şeker gibi bi insan olurum valla :)



Bu 8 ada birbirine, üzerinde durmuş olduğum köprülerle bağlanıyor.. Ve girişinden itibaren kalenin, topların olduğu bölgeye kadar yürüyerek gezilebiliyor.. Ada ayrıca gülle üretimiyle de meşhurmuş bu arada..



E 4 değil 14 tarafımız su olunca etrafta tekneler, yelkenliler, yatlar görmek kaçınılmaz.. Hayat onlara güzel valla! :p



O kadar gezdim de Baltık Denizi'ne ayak basmadım dedirtir miyim hiç? Tabiiki yaptımmm ve bunu pembe ojelerimle kanıtlamaktan da geri kalmadım!

Ada dönüşü biraz caddelere bakındık ve oldukça renkli görüntülere şahit olduk!



Ne için toplandıklarını anlayamadığımız, güzelliklerini kıskandığımız için de soramayıp, uzaktan zoomla izlediğimiz çizgili Finnish hatunlar...



Kostüm partisine gittiklerini düşündüğümüz, yani öyle umduğumuz bir grup genç..



Çok ama çok çirkin bir yaratık!

Muhtemelen bir festival falan vardı etrafta bi yerde ama iz sürecek gücüm olmadığı için pek ilgilenmedim :p

Otele gelip biraz dinlendikten ve bedava (daha doğrusu 2-3€ vererek aldığınız 12 saatlik şifre ile giriliyor) internetin tadını çıkardıktan sonra kendime geldim.. Akşam acıkan karnımızı doyurmak üzere abilerin bir kısmı ile gittiğimiz dönerciyi öneriyorum! Evet evet yanlış duymadınız, dönerci :) Tren garının karşısında bi yerde.. Evet, yediklerimiz güzeldi belki, ya da onca berbat yemekten sonra bana güzel geldi bilemiyorum ama henüz düzelmiş olan midem bunu kaldıramadı ve yine kötüleşti.. Hayır dedim cicibebe! Yatmak yasak! Tuttum 2 abiyi kolundan, dooooğru adını sıkça duyduğumuz The Tiger'a..



Burası kendi çapında güzel bir eğlence mekanı idi.. Tepede kafasını sağa sola döndüren devasa demir yığını kaplan kafasına uzun süre bakınca psikopat hisleri içine girdiğim doğrudur, fakat önümdeki direkte sürekli değişen hatunlara çevirince kafamı kendime geldim! Topukları yok! Ve bacakları boyum kadar!!! Toparlanmam zaman alsa da kısa sürede adapte olup kaynaştım ve geceyi bu kez dayak yemeden (bkz : Estonya yazısı) atlattım :)

Gece bittiğinde ben de bittim ve ertesi günü uyuyarak, biraz da yine etrafı dolanarak geçirdim..

Etraf ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar.. Ek bilgiler olarak, saunaya çok meraklı bir ülke, hatta bazı iş toplantılarının saunada gerçekleştirildiğini bile duydum! Ve her yıl saunada en uzun süre kalabilme yarışları yapılıyor :S Amaç ne sormadım ama bence soğuk bir ülke olmasından dolayı insanlar sıcakla oynamayı seviyor.. Öyle ki 2 milyon civarı sauna bulunuyormuş ülkede!

Dünyanın en büyük gemileri, o akla hayale sığmayan lüks kocaman gemilerin çoğu bu ülkede yapılıyor!

Pazar günleri çoğu market-dükkan 12:00-18:00 arası açık oluyor..

Etrafta sarhoş çok fazla.. Halbuki alkol de pahalı ve halk genelde feribotlarla Estonya'ya geçerek alkol ve tütün ürünlerini karton karton koli koli almakta.. Yine de gece gündüz demeden etraf sarhoş dolu.. Ama zararsızlar, benden para isteyen bir tanesine "valla bende de yok" diye verdiğim Türkçe cevaba burda olsa sağlam bi küfür yerdim ama anlamadığı halde küçük bi tebessümle geri çekildi zavallım :) Bu arada bi saatten sonra sokaklara küçük tuvalet yapmak serbest hale gelip, sabahları sokaklar caddeler tazyikli suyla yıkanmakta.. Garip insanlar vesselam :p

Haa bu arada, tam anlamıyla bir su ülkesine gitmişken kesinlikle balık yemeden dönmeyin! Tabii iyi bir yemek için ülkemize göre iyi de bir para ödemeniz gerekiyor ama her gün de Finlandiya'ya gitmiyoruz ki azizim :p



Imm..

Valla çok düşündüm ama anlatacak başka bi şey bulamadım :) O kadar sevmedim bu ülkeyi..


Son olarak,

Gezimi keyifli hale getirdiği için teşekkür ederim :




Siz de gitmeyi düşünürseniz, kaliteli hizmet ile iletişim için buradan buyrun lütfen :)

Sevgiler..
:*

23 Ocak 2012 Pazartesi

Oriflame Beauty Colourfull Lipstick : Vibrant Rose


Kendim kozmetikle ilgili bir şey almak istediğim zaman ilk önce bloglardaki kullanıcı yorumlarına bakarım ve çoğunluğa uygun yönde kararımı veririm genelde.. Eğer bir ürün bikaç kişi tarafından "gerekçeli" şekilde beğenilmemişse pek sıcak bakmam.. Oriflame ürünleri ile ilgili çok detaylı bilgi bulamıyorum maalesef.. Forumlarda vardır belki ama inanın bi iki bilgi bulayım diye sayfalarca hatun muhabbeti okumaya pek katlanamıyorum :p O nedenle elime herhangi bir oriflame ürünü geçtiği zaman, blogda paylaşmaya çalışıyorum..

Sadece ve sadece deneme amaçlı alınan, Oriflame'in dolgunlaştırıcı serisinden olan bu ruj saçma sapan bi pembe..



Belki de kokusundan dolayı sevmedim kendisini hiç! Dolgunlaştırıcı diye sanırım, öyle kötü bir kokusu var ki, sanırsınız karabiber doldurmuşlar içine ama! Bi de o bilindik ruj kokusuyla karışınca sürdüğüm anda dudaklarımdan iğreniyorum yeminle!



Dolgunlaştırması mı? Valla zaten yok kıvamında olan dudaklarım hala olduğu gibi duruyor.. Karıncalanma neyin de yapmadı bende..

Rengi fotoğraftakinden biraz daha pembeye yakın..

Bi daha alır mıyım?

Bunun bile biteceği şüpheli..

Sevgiler..

:*

20 Ocak 2012 Cuma

Sinir Bozucu Toplar!


Daha önce hiç top top ürün kullanmayan biri olarak ilk deneyimimi bu minicik farla yaşamak belki de bir hataydı!

Ürün Oriflame Giordani Gold serisinden.. İndirim ürünüydü, Gri far seçeneğim de az diye alayım hadi dediğim bir ürün.. Demez olaydım :(

Allahımmm! Ne denediysem fırçaya renk vermiyor!! Normalde en kalitesiz farı bile Mac Fix + la sürdüğüm vakit iyi sonuçlar aldım ama bunda yok! Olmuyor!

Bu işin bir tekniği var da ben mi bilmiyorum kuzum?

Bilen biri bilgilendirirse sevinirim :(

Sevgiler..

:*

19 Ocak 2012 Perşembe

Pastel Magic Touch Cream Cover Stick and Highlighter

Normalde vazgeçilmezim bu yazımda anlattığım Lancome Effacernestir.. Fakat her ne kadar beğeniyo olsam da, günlük kullanım için ağır buluyorum onu yoğun yapıda olduğu için..

Uzuuuuuun zamandır hafif ama kapama etkisi fazla olan bir kapatıcı arayışı içindeyim ve hala daha aradığımı bulabilmiş değilim..



Bu Pastel'i de highlighterını bi arkadaşımda beğenip aldım fakat zaten böyle katı kıvamları sevmezdim, bunu hiç sevmedim.. Leke leke kalıyomuş gibi geldi bana.. Göz altında o kadar değil de, ben mesela hafif minik kızarıklık varsa oraya da sürerim kapatıcıyı (fondoten kullanmıyorum) öyle durumlarda pudrayı sürdükten sonra o kısım leke gibi kaldı hep..



Ve sıcakta muhafaza olmadığı sürece de hep semsertti, sürümü zorladı..



Ama highlighterını seviyorum.. Gördüğünüz gibi kapatıcı kısmı azalmış olsa da highlighterı daha uzuuun zaman kullanabilirim..



Çok doğal, hafif bir ışıltısı var.. Abartmadığınız sürece yaldır yaldır durmuyorsunuz..

Highlighter kısmını beğendim, kapatıcı kısmını beğenmedim.. Tabii bunlar benim kişisel fikrim ama yarı yarıya olduğum için ne öneriyorum ne önermiyorum.. Kendiniz deneyin karar verin en iyisi :p

Sevgiler..

:*

18 Ocak 2012 Çarşamba

Flormar Long Wearing Lipstickler

Son zamanlarda kalitesini çok çok artıran Flormar ürünlerini severek kullanıyorum.. Pudra, fondöten, bikaç allık gibi direk ten ürünlerinde yenilikçi olmadığım için alıştığım markalarımı değiştirmiyorum ama ruj, far, kalem gibi ürünlerini beğenerek kullanıyorum..



Bu rujlar da Long wearing serisinden.. Bu serideki rujları başta sevmemiştim, sürümleri sert gelmişti ama sonradan, yaz gelince anladım ki ruj soğuktan öyle oluyormuş!

Sürümleri güzel, kalıcılığı tatmin edici derecede.. Renkleri de kalıcı rujlara oranla daha parlak, çok hafif glos sürmüş gibi duruyor dudakta.. Yoğun yapıda, tam rengi veriyor dudaklara..



Gariptir ki renkleri hemen hemen dogru yansıtmışım fotoğraflarda :p L07 çok tatlı ve doğal bir pembe, L16 mükemmel bir nude, L24 ise dikkat çekici bir narçiçeği..

Beğeniyorum, severek kullanıyorum, özellikle nude ruj arayanlara L16'yı şiddetle tavsiye ediyorum!

Bittikçe alırım, diğer renklerini de alırım, sevdiklerime de aldırırım :)

Sevgiler..

:*

13 Ocak 2012 Cuma

Baltık Ülkeleri Part 3 : Estonya



Sıra geldi 3. durağım Estonya'ya...

Ayakkabı postunda anlatmış olduğum Riga'dan hüzünlü ayrılış sahnesinin ardından, Estonya'nın başkenti Tallinn'e doğru yola çıktık.. Ama bende nasıl bi burukluk, nasıl bi üzüntü anlatamam.. Gözlerim doluyo falan ikide bir.. Öyle böyle derken Estonya sınırına vardık..



Kısa süreli duraklamayı fırsat bilip, tabiiki bol bol fotoğraf çektik :)

Önce yine kısaca bi genel bilgi vereyim :)

Estonya, 1991'de Sovyetler Birliği'nden ayrılan ilk ülke olarak bağımsızlığını kazanmıştır.. Nüfusu yaklaşık 1,5 milyon, başkenti Tallinn Unesco dünya mirası listesindedir.. 2011'de euro kullanımına geçilen ülkede fiyatlar, özellikle de alkol ve sigara fiyatları oldukça uygun.. Nüfusun yaklaşık %90 ı inançsız, kalanı ise Hristiyan..



Estonya'da ilk durağımız, sevimli mi sevimli bir tatil kasabası olan Parnu oldu..



Minyatür evleri ve sokakları ile tam bi huzur alanı gibiydi..

Gidilen her yerde olduğu gibi bişiler atıştırıp, ufak tefek şeyler satın almadan olmaz tabii :)



Yazlık yer ya, salataları deneyelim dedik bu kez.. Amannn Tanrımmmm! Yemek seçimi konusunda yaptığımız en büyük yanlış bu oldu sanırım! Benim sezar salatamın (ortadaki) tavukları hariç yenecek başka bir yeri yoktu, o da taş çatlasın 2 parçaydı :( Soldaki karidesli salatanın yakından görüntüsü iğrençti.. Yine en iyisi sağdaki kırmızı etli olandı..



Durum böyle olunca benim yan masadakilerin patates kızartmalarına bakarak iç geçirmem kaçınılmazdı tabii.. (hayır yeni bir yiyecek sipariş etmememin sebebi maddiyat değil tabiiki, zaman.. Zira buralarda, daha önce de bahsetmiştim, siparişler ne yazık ki çoooook yavaş getiriliyor.. süre sıkıntım olduğu için mecbur yutkunarak yan masalara bakındım :p )

Kısa süreli molamızın ardından, Başkent Tallin'e doğru yola çıktık ve toplamda (Parnu'dan önce ve sonra) yaklaşık 6 saatte Tallin'e varabildik.. Buralarda da araçların hiçbiri hız sınırını aşmıyor, bu yüzden benim 3 saatte geleceğim yolu 6 saatte almış oluyoruz düz yolda en fazla 90'la gidince :p

Bugün benim için aksilikler günüydü sanki.. Otele yerleşmek için valizimi çekelerken ayağıma düşmesin mi?! ( Quick not : Ayağım tatil öncesi sargıdan yeni çıkmıştı, üst taban kemiklerimi oynatmışım da yerinden :p ) Melankolik halimin üzerine bir de bu can acısı eklenince benim çeşmeler açıldı, durdur durdurabilirsen.. Herkes bana bakıyo, etrafta turist grupları falan var, yardım edebilir miyiz diye soruyolar ben sümüklerimi çeke çeke hayır diyorum falan :) Güç bela, abi güruhu ( en kısa zamanda bahsedeceğim 4 kişilik abi topluluğu) nun da yardım ve güldürme çabaları ile odama çıkıp yerleştim ve yarım saate yakın ağlayıp yüzü gözü şaşırdıktan sonra, giyinip süslenip lobbye indim rehberimiz Helen'le buluşmak üzere.. Helen Tallinn Üniversitesinde Türk Dili okumuş, Estonyalı bir kız.. Çok tatlı ve tabiiki o da güzel :) Hiç vakit kaybetmeden etrafı keşfetmeye koyulduk tabii..

İlk durağımız Kadriorg Sarayı'nın bahçesi oldu..



Adamlar (Deli Petro) zamanında eşlerine (Çariçe Katerina) parklar bahçeler hediye ettiklerini duyunca aramızdan "aaah ahh nerde öyleleri şimdi" sesleri yükseldi :p Baltık ülkeleri insanları, parkları bahçeleri doğayla iç içe vakit geçirmeyi çok seven insanlar oldukları için daha önce bir sürü park gördük tabi ama bunun diğerlerinden farkı, evcil hayvanla girilemiyor olmasıydı! Oysa öyle güzel bi yürüyüş yolu vardı ki, alacaksın bebeğini köpeğini, yorulana kadar yürüyüp sonra bi banka ilişeceksin.. Ohh, miss..

Burdaki kısa turun ardından, Baltık Denizi boyunca bikaç yer daha görüp, benim için asıl hedefe, eski şehir merkezine ulaştık!



Burası eski belediye meydanı.. Bu meydandaki binalar, eskiden zengin tüccarların ve esnafların evleri olarak kullanılıyormuş, günümüzde ise cafe restorant olarak kullanılıyor.. Bu meydanda ayrıca bir de, Avrupa'nın en eski eczanesi bulunuyor ve hala çalışıyor..

Eski şehir, diğer ülkelerde olduğu gibi burada da yürünerek kısa sürede gezilebiliyor.. En yüksek noktası 318 metre olan tepelerden inip çıkmak da dolayısıyla oldukça kolay :) Bu yüzden şahsen ben aklıma estikçe otele girip çıkıp tekrar gezdim :)

En sevdiğim yer şüphesiz Toompea Hill'di..



En sevdiğim aktivite ise tepeden şu manzarayı izleyip, milyonlarca fotoğraf çekmek oldu!.. Sol taraf orman, Sağda ise alabildiğine görkemli eski şehir binaları.. Ve tabii arkada Baltık Denizi..



Sokaklar yine arnavut kaldırımları.. Ve yine akşam vakitlerinde hanımkızlarımız iğne topuklarıyla ceylan gibi sekerek, hiç sendelemeden yürüyorlar bu yolları >:( Ben gece çıktığımızda şahsen sadece bir sokak dayanabildim bu işkenceye ve hemen çantama sıkıştırdığım jellylerimi geçirdim tekrardan ayağıma :)



İşkenceli, ama eğlenceli de.. Her sokakta mutlaka bir ressam, karikatürist veya bu tarz gösteriler görmek mümkün.. Turistler deseniz gırla zaten..



Tallinn'de diğer başkentlere oranla, yapılar daha masalsı.. Bu bir Rus Ortodoks kilisesi.. Tadilatta olmasına rağmen nasıl da güzel görünüyor değil mi?

Gittiğim ilk gün beni sevindiren bir şey öğrendim : meğer Tallinn merkezde, Güllüoğlu varmış! Evet evet bildiğiniz, bizim Güllüoğlu, baklavacı.. Bütün gün gurbet elde baklavanın hayali ile gezdik diyebilirim..



Ama gittiğimizde tatlı namına hiçbişi kalmamıştı, biz de yemeklere yumulduk.. Miss gibi domates çorbasıııı :) O akşam geç vakite kadar sanki bi kafeymiş gibi oturup bol bol sohbet ettik.. Sahiplerinin Türk olmasından dolayı kendimizi evimizde hissederek..

Hazır yemek sohbeti açılmışken, Litvanya yazımda bahsettiğim Ortaçağ Restorantlarından birini anlatmak istiyorum : Olde Hansa..



Burası tam anlamıyla dokuyu korumuş, dekoru, çalışanları ve yemekleriyle tam bir ortaçağ havası yaşatıyor insana..



Hatta bu, gerçeğe sadık kalma işini biraz abartmışlar ki, istediğim 3 etli salatanın (ortadaki) etinin bir çeşidi direk çiğ idi.. Ortaçağda yaşamış bi yamyamım ya ben de!



Soldaki ise ballı bira.. Değişik tatlı.. Sevmedim sanırım :/ Tarçınlısı daha beterdi ama :) Gerçi Estonlar da diğer Baltık vatandaşları gibi yemeklerinin yanında sıklıkla kefir içmeyi tercih ediyorlar.. Eğer mideniz kaldırırsa ayı eti yiyebilirsiniz.. En iyi burda yapıldığını duydum sağlam kaynaklardan :p

Yapmanızı tavsiye ettiğim bir şey daha var :

Tıpkı Letonya'daki gibi, gidin, Radisson Blu Tallinn'e...



ve Special Radisson Blue Tallinn Margarita için.. Pişman olmayacaksınız :)

Gece de ıpdıs dıpdıs isterseniz Hollywood adlı, saçma sapan gece klübüne gidin.. Aslında biz başka bi yere gidecektik ama Almanlar istila etmişti, giremedik :)



Şu soldaki salak kız beni ittirip aşağı atsa da, yine de eğlendik :)

Başkaaaa... Immm.. Marketlerde alkol satışı saat 10'da duruyor.. Sanırım bunun sebebi sarhoş oranının gündüz saatlerinden başlayarak çok fazla olması :)

Kış bitiminden itibaren çok fazla, iri iri sivrisinekler hasıl oluyor, bi sinek kovar falan almanızda fayda var..

Mango'larında çok dandik ürünler var :p

Estonya'dan bildireceklerim bu kadar..

Son olarak,

Gezimi keyifli hale getirdiği için teşekkür ederim :




Siz de gitmeyi düşünürseniz, kaliteli hizmet ile iletişim için buradan buyrun lütfen :)

Finlandiya'da görüşmek üzere..

Sevgiler :)

:*

10 Ocak 2012 Salı

Ayakkabısıyla Aşk Yaşayan Kız :)


Genelde topuklu ayakkabılarla yaşadığım aşkı bu sefer bir spor ayakkabıya hissediyorum resmen!

Adidas Honey Trefoil Low modeli bu ayakkabı, tam benim gibi taşlı pullu şeylere bayılan bayanlar için düşünülmüş harika bi seçim!! Rahatlığı normal.. Pullar ayakların birbirine sürtmesiyle birlikte geri kıvrılabiliyor, o yüzden dikkatli kullanmakta ve ezilmeyecek şekilde muhafaza etmekte yarar var..

,

Normalde, solda göründüğü gibi, beyaz.. Fakat ışık vurdukça (ilk foto ve sağdaki foto flaşlı çekim, soldaki gün ışığında flaşsız çekim) pullar pembe ve yeşilimsi sarıya dönüşüyor, yanar dönerli oluyor! İşte beni asıl cezbeden yanı da bu oldu :))

Aslında çoook zaman önce başlamıştı aşkımız.. Ağustos ayında Letonya'da indirim reyonunda görünce ilk görüşte vuruldum kendisine! Tesadüfen tek numara kalmıştı ve o da benim numaramdı :) Hemen aldım tabii ki.. Alışverişim bittiğinde arkadaşlarım beni aldılar ve yemeğe gittik.. Ardından da eğlenmeye.. İşte ne olduysa o zaman oldu.. Ayakkabılar arabada unutuldu.. Ertesi gün Letonya'dan ayrılmam gerekiyordu ve vedalaşma noktasına gelinirken de ayakkabılar bu sefer evde unutuldu, peşimden kargoyla gelirler diyerek üzülerek boynu bükük ayrıldım Rigâ'dan.. Ayaklarım da nasıl ağrıyo jelly babetlerle arnavut kaldırımlarını tavaf etmekten anlatamam, spor ayakkabı şart ve bütçem daha fazla gereksiz harcamaya müsait değil.. diye hatırlıyorum.. ( efendime söyliyim ben uçağa bindiğim anda TL çevirmediğimi hatırladım da :D kocaaaa 15 günlük gezim elimdeki mevcut dövizle geçmek zorunda diye düşünüyordum ki hesap kartımı, içindeki TL de olsa harcayabileceğim son günlerde aklıma geldi :D )

Yavaştan annemi de özlemeye başlamışım, huysuzum.. Bi de üstüne Estonya'da otele yerleşirken ayağıma düşen valizin verdiği acıyla ağlamaya başlamasam olur muydu? Olmazdı :)

Odaya ütü getiren görevliye bile ailemi özledim nutku çekecek kadar çok ağladım ve telefonda yakınmaya başladığım abim neden ağladığımı sorduğunda da ta en baştan, "ayakkabılarım Riga'da kaldıııııı ve ayaklarım ağrıyooooo" diye yakarışa başladım :D Kızdı tabi ve beklenen komutu verdi "kalk elini yüzünü yıka, kaldığın otelin karşı caddesine geç, bi alışveriş merkezi var orda, git kendine yeni bi ayakkabı al"

E ben söz dinleyen bi kızım (melek smiley) ikiletmedim bu emri ve hemen yerine getirdim..

Sonuç, ikinci aşk :



Rugan ve yıldızlı bir spor ayakkabı! Üstelik yıldız kısmı gümüş simli!!!

Bunu ismini hatırlamadığım, bizim burdaki Deichmann tarzı uygun ve o kalitede şeylerin satıldığı bir mağazadan çok uygun bi fiyata aldım.. Rahatlığı beni orda kurtaracak cinstendi ama harikaydı diyemeyeceğim tabii :)

Çok uzun süre kullanamadım ne yazık ki, parçalandılar bikaç sonra.. Ama olsun, hala kalbimde yaşıyorlar :p

Ha asıl konuya dönersek, bu pullular, gel zaman git zaman benim elime ancak 2 hafta önce geçti :)) Yağmur, çamur, pis yerler derken 1 kere giyemedim ne yazık ki, o yüzden aşkımı yaşayamayınca sizlerle paylaşıp hafifleteyim dedim :p

Dinlediğiniz için teşekkürler! :)

Sevgiler..
:*